04 Temmuz 2009 Cumartesi

Departures

DEPARTURES: 9/10

Oscar hakkında tahminlerimi yaptıktan sonra yanlış çıkan birkaç dal arasında Yabancı Dilde En İyi Film kategorisi de vardı.Benim Waltz With Bashir, olmadı The Class dediğim ödül Departures'a gitti.Açıkçası pek de şaşırmadım.Çünkü kulislerde Departures'ın Akademi'nin ağzına layık olduğunu ve bu dalın süprize açık bir dal olduğu konuşuluyordu.Ödül Departures'a gittiğinde şaşırmaktan çok kendi yanlış tahminime sinirlendim.Bu dalın beş adayını ise hala izlememiş olduğumu belirtmek istiyorum.İstanbul Film Festivali'nde aldığım Revanche biletine rağmen filme gitmediğimi, The Class DVD'sini her görüşümde almayışımı eklemek isterim.Departures ise başından beri merak ettiğim bir filmdi ve sonunda izleme şansını elde ettim.

Departures Japon sinemasını bilenler için pek yabancı bir film sayılmaz.Çünkü kendi sinemalarında yer alan pek çok öğeyi içinde barındırıyor.Farkı ise Amerikan tipi bir etkileyiciliğe ve trajediye sahip olması.Kesinlikle taklitten bahsetmiyorum burada.Kendi sinemasının içine özenle işlenmiş birkaç özellikten söz ediyorum.İyi de yapılmış zaten.

Pek aşina olmadığım bir ekip olunca aslında eleştirmesi zor oluyor.Ama ben isimleri vererek beğendiğim noktalardan bahsetmek istiyorum yine de.Senaryo Kundo Koyama'ya ait.Koyama'nın Departures öncesindeki kariyerine baktığımızda 11 bölümünü yazdığı bir dizi ve bir TV filmi var sadece.Departures kendisinin çıkış ve yıldızlaşma filmi olmuş düşünülünce.Adını ilk kez duyduğum Koyama bana göre bu işinden tam notu hak ediyor.Tek sorunu hikayeyi biraz dağıtmış olması.Hatta tüm bu mükemmeliyet içinde tek sıkıcı ayrıntının bu olduğunu söyleyebilirim.Ama o bile görmezden geliniyor filmi izleyince.Tabi finalde dan diye olmuş.Gerçi başka bir final olsaydı ben yine laf edecektim.Sanırım en uygunu bu.

Yönetmen ise Yojiri Takita.Onun kariyeri ise oldukça yoğun geçmiş.Yalnız bu kadar ödüle boğulduğu ve takdir edildiği bir filmi olmamış.Yönetmenliğine gelirsek...Takita doğayı çok güzel kullanmış.İşin ilginç yanı filmin geçtiği yerde doğanın çok da güçlü bir görselliğe sahip olmaması.Buna rağmen filmdeki o etkileyicilikte bu çekimlerin payı büyük.Sadece bir sahnede sanki kamerayı bir başkası devralmış gibi hissettim.O da sonlara yakın bir yerde Daigo'nun kararsızlığıyla ilgili bir sahneydi.Siz de fark edeceksiniz izleyince.

Oyuncular ise çok neşeli ve iyiydi.Filmin 6 ana karakteri de iyi oyuncular tarafından canlandırılmış.Masahiro Matoki özellikle Daigo karakteri için çok iyi bir seçim olmuş.Bir de Sasaki'yi canlandıran Tsutomu Yamazaki çok ilgimi çekti.Daigo'nu karısı Ryoko Hirosue ise bana göre filmin en zayıflarındandı.Nedense bana hiç inandırıcı gelmedi.

Ben Departures'ı çok beğendim.Bu hikayeye göre fazla uzun olması dışında bir problemim yok.Hem dingin hem de dramatik bir film izlemek istiyorsanız filmi beğeneceğinize adım gibi eminim.Yok ben Uzak Doğu sinemasını beğenmiyorum diyorsanız işiniz iş.Hakkıyla aldığı puanı açıklıyorum: 9!

Angels & Demons

ANGELS & DEMONS: 6/10

Bir ara Dan Brown'ın ülkemizde(ve dünyada) ne kadar sükse yaptığını hatırlarsınız.Tüm kitapevlerinin en çok satanlar listesinde Dan Brown kitapları başı çekiyordu.Edebi değeri pek fazla olmasa da Brown'ın yarattığı o kurgu kitapların çıktığı zamanlar çok tutmuştu.Kesinlikle plaj kitabı olarak değerlendirebileceğiniz sürükleyici bu kitaplar film olmayı hak ediyordu.Nitekim kitapları senaryolaştırarak sinemaya aktarma fikrinin ortaya çıkması uzun sürmedi.İlk olarak The Da Vinci Code sinemaya aktarıldı.Ama kitabı okuyanlar için film kesinlikle bir hayal kırıklığıydı.Uyarlamanın beyni Ron Howard bu filmi sebebiyle eleştiri yağmuruna uğradı ve kitabın hayranları demediğini bırakmadı.İkinci film Angels & Demons'ın geleceğini öğrenmemiz ise uzun sürmedi.İlk filmin eleştirilere rağmen gişedeki başarısı stüdyoyu harekete geçirdi.Ve Angels & Demons kısa bir süre önce tüm dünyada gösterime girdi.

Kitabı okumuş biri olarak söylüyorum film çoğu yerde kitabın hakkını veriyor.Özellikle görsellik anlamında aradığınızı buluyorsunuz.Ama Robert Langdon karakterinin bu kadar "Peter Parker"laştırılması hoşuma gitmedi.Burada bahsettiğim bu değişim Langdon'ın Parker kadar alaycı ve tasasız biri haline gelmesi.Görsellik dışında ise "İşte kitabın hakkını vermiş." diyeceğim birşey yok.Bir gerilim filmi olmaya aday Angels & Demons nasıl becerildiyse hiçbir şekilde temposu düşmeyen bir aksiyon filmi haline getirilmiş.İşin enteresanı ise bunu David Koepp ve Akiva Goldsman gibi hatırı sayılır senaristlerin yapmış olması.

Ron Howard'ın kamerası ise filmin senaryosuna uygun olarak o temposunu hiç kaybetmiyor.Zaten Ron Howard'ın mutlaka bir filmini beğeniyorsunuzdur.İşini bildiği ve başarılı olduğu alenen ortada.Oturup da kötü diyecek değilim.En iyisi değil diyebilirim, o kadar.

Ve oyuncular...Kadronun başını deneyimli aktör Tom Hanks çekiyor.Yaratılan Langdon karakterine bence cuk oturmuş.Başka biri olsa demenize mahal vermiyor.Angels & Demons'ın bir diğer önemli karakteri Vittoria ise Ayelet Zurer adında pek aşina olmadığımız bir bayan tarafından canlandırılmış.Ne diyelim, fena değil.Benim içimi bayan Bond kızlarını üçe katlayacak bir performans sergilemiş en azından.Asıl süpriz isim ise yan rollerde görmeye pek alışık olmadığımız Ewan McGregor.Onun varlığı da mutlu ediyor tabi bizi.Stellan Skarsgard kitapta da pek hoşuma gitmeyen bir rolde karşımıza çıkıyor.Kötü karakterleri oynarken izlemeye o kadar alıştımki kendisini.Ferzan Özpetek filmlerinden tanıdığımız Pierfrancesco Favino ise gözüme çarpan bir diğer isim.

Sonuçta Angels & Demons iyiydi güzeldi ama kitabın atmosferinde değildi.Büyüleyici bir görsellik ve kayda değer bir kadroya sahip olmasına rağmen tansiyonun hep yüksek olması beni rahatsız etti.6 verebiliyorum ancak.Yine de izleyin.

Osmanlı Cumhuriyeti

OSMANLI CUMHURİYETİ: 4/10

Ben bu sefer her zamanki yazılarımdan farklı olarak başka bir konuya değinmek istiyorum.Sizin tarafınızdan gönderilen yorumlara.Normalde kim ne düşünmüş, ne demiş pek umursayan bir insan değilimdir.Ama bazı eleştiriler komik oluyor.İşte tüm eleştirmenler beğenmiş filmi ben çok acımasızmışım.Eğer sen zaten bahsettiğin "tüm eleştirmenler"e benzer bir yazı arıyorsan yanlış yerdesin.Çok da tepki verilecek birşey değil.Fakat hiç savunulmaması gereken bir filme oturup da ciddi ciddi karşılık verilmesi parmaklarımı harekete geçirdi.Sizden ricam mümkünse daha kabul edilebilir eleştiriler yapmanız.Her fikrimi kabullenmenizden bahsetmiyorum.Ama kabul etmiyorsanız lütfen geçerli bir sebebiniz olsun.Yoksa da yazma zahmetini katlanmayın.Ki bu filme de karşılık yazarlar diye beklemekteyim.Umarım geçerli bir sebepleri olur.

Konumuz afişten ve başlıktan da anlaşılacağı gibi Osmanlı Cumhuriyeti.Film kesinlikle cumhuriyetçi bir metine sahip, komedi vaat edip dramayı veren ve çoğu yerde de düşündüren bir film.Ama düşündürürken insanı senaryoya eklediğiniz yan hikayeler izlenebilir kalitede olmalı.Ne yazıkki Osmanlı Cumhuriyet'in de bu mevcut değil.Bu yüzden izlerken pek çok yerinde filmden kopuyor ve dağılıyorsunuz.Filmi ciddiye alasınız gelmiyor kabaca.Senaryoyu genelde pek başarılı bulmadığım Gani Müjde'nin yazdığı düşünülürse çok da beklenti içine girmemek lazım zaten.

Oyuncu kadrosu ise çok geniş.Zaten bizim ülkemizde yapılan filmlerin en büyük başarısı bu oluyor.Oyuncu açısından kesinlikle kıtlık çekmiyoruz.Ama oyunculuk açısından çekiyoruz kesinlikle.Filmde padişahı Ata Demirer canlandırıyor.Pek gülmediğim bir komedyen kendisi, fakat bu rolde sırıtmamış.Yani Ata Demirer'i yadırgamadım izlerken ve bu metinle yapabileceğinin en iyisini yapmış.Ses tonu sebebiyle bir türlü ısınamadığım Vildan Atasever filmin bir diğer başrolü.Sümer Tilmaç, Kerem Kupacı ve Ruhsar Öcal ön plana çıkan diğer isimler.

Yönetmen ise aynı zamanda senaryoyu kaleme alan Gani Müjde.Benim Gani Müjde'ye bu film konusunda tek kızgınlığım bir şekilde filmin komedi filmi gibi algılanmasına sebep olması.İnsanların beklentilerini farklılaştırarak ticari bir başarıya ulaşmaya çalıştı kendisi bana kalırsa.Ne kadar başarılı oldu bilemiyorum ama film açısından vasat birşeylerle karşı karşıya olduğumuz kaçınılmaz bir gerçek.

Filme 4 puan verebiliyorum ancak.Milliyetçilik dolu birkaç diyaloğu dışında sizi yerinizden asla kıpırdatmayacak sıradan bir film.Belki televizyon filmi olsaydı bu kadar düşük tutmazdım puanı.Vasat olmuş.

02 Temmuz 2009 Perşembe

Güneşi Gördüm

GÜNEŞİ GÖRDÜM: 3/10

Bazen çok düşünüyorum acaba Türk filmlerine hakikaten çok mu tepkili yaklaşıyorum diye.Kendi ülkemde yapılan, bize ait olan filmleri ön yargıyla mı izliyorum merak ediyorum.Ama her Türk filminden sonra da aynı hisse kapılıyorum."Kesinlikle yanlış düşünmüyorum!" hissi.Tabi arada şaşırtanlar oluyor.Hala Güle Güle, Kabadayı, Nihavend Mucize, Gönül Yaraası filmlerini güzel anarım.Tabi kötü filmler çoğunlukta olunca Türk sinemasını bir kalemde silip atabiliyorum.Güneşi Gördüm'de ise bile bile kendimi ateşe attım.Nasıl bir felaketle karşılaşacağımı bilerek filmin başına oturdum.Filmi izlemem için ısrar edenlere ise buradan selam ederek eleştirime başlıyorum.

Önce yönetmene değinmek istiyorum ben.Mahsun Kırmızıgül'e arabesk müzik söylediği için tepkili olanlardan değilim.Geçmişi beni alakadar etmiyor.Direk yönetmenlik kariyerini ele alıyorum.Düşüncem şu, hakikaten kötü bir yönetmen.Bildiği birkaç şey var ama bilmediği şeyler çok.Normal bir yönetmen her biten sahneden sonra ekranı karartmaz.Bir filmde hem Nuri Bilge Ceylancılık hem Ferdi Eğilmezcilik oynayamaz.O kadar çok şey söylemek istiyorumki.Hele kendini çok ciddiye alan sahneler yok mu, hakikaten komik.Vasatın ötesinde bir film.Bu filmi beğenip de ayakta alkışlayanları anlamak mümkün değil.Zevksiz olduklarını filan söyleyemem ama kesinlikle iyi bir sinema izleyicisi değiller.

Senaryoya gelirsek.Öyle söyledikleri gibi filmin içinde aman da aman bir sürü hikaye yok.Terör, göç ve travestiler.Ötesi yok.Bir film için fazla mı? Değil.Ama hangisini tam işleyebilmiş? Hiçbiri.Öyle yarım yamalak anlatmışki hepsini yanlış mesajlar almamıza sebep oluyor.Yani Kırmızıgül'ün hanesine bir eksi not da buradan geliyor.

Kadroda ise neredeyse tanımadığınız isim yok.Çoğunda abartılı oyunculuklar var.Örneğin Altan Erkekli'nin oyunculuğu o kadar abartılı derecede dramatik ki itici olmaktan öteye gidemiyor.Kendisinden çok daha basit bir karakteri canlandıran Ali Sürmeli karşısında bile ezilmiş.Emre Kınay'ın karakteri tamamen gereksiz.Böyle bir filmde öyle bir karaktere ihtiyaç yok.Hande Subaşı mümkünse oyunculuğu bıraksın.Demet Evgar ve Şerif Sezer filmin en başarılı isimleri, ikisine de sözüm yok.Aralarda tanıdık pek çok isim var ama say say bitmeyeceği için bahsetmiyorum.Yıldız Kültür, Nurseli İdiz, Yiğit Özşener gözüme çarpan diğer isimler.Başroldeki Kırmızıgül ise film içindeki görevlerinden en düzgününü oyunculukda yapmış.

Güneşi Gördüm büyük ve boş bir prodüksiyon.İzleseniz de izlemeseniz de birşey fark etmez.Popüler kültür canavarı değilseniz ihtiyacınız yok.Sırf merak için belki izlenebilir.Belki...

01 Temmuz 2009 Çarşamba

The Princess Diaries 2:Royal Engagement

THE PRINCESS DIARIES 2: 5/10

Birinci film hakkında eleştiri yazmamdan epey bir sonra serinin ikinci filmine de el atayım istedim.İlk film hakkında düşündüklerimi bir hatırlayalım ilk önce.6 puan vermiştim filme.Prensesin hikayesini bir komedi filmine göre iyi hatta eğlenceli bulmuştum.Kadro renkli tabi.Başrolde güzeller güzeli Anne Hathaway var, daha ne olsun? Peki ya bu güzel komedi filminin "Biraz daha para!" diyen ikinci bir filme ihtiyacı var mıydı? İlkini izledikten sonra ikincinin boşluğunu hissettik mi? Hiç zannetmiyorum.

İlk filmde prenses olduğunu öğrenen Mia Thermopolis, ergenlik döneminin de getirdiği kimlik karmaşasıyla bu yeni ve görkemli hayatına ayak uydurmaya çalışıyordu.İkinci filmde ise kraliçe olma yolundaki Mia kraliyet yasalarına uymak zorunda kalıyor ve kendine uygun bir eş arama yoluna giriyor.Tabi bu sırada fırsattan istifade etmeye çalışan tahtın varisleri de yolunda engeller oluşturuyor.Mia'yı baştan çıkarmaya çalışan bu engel kısa sürede Mia'ya aşık oluyor ve tam o sırada klişe bir senaryo "Ben buradayım." diye bas bas bağrınıyor.

Filmin yönetmeni ilk filmden hatırlayabileceğimiz Garry Marshall.Disney filminde bir insan yönetmenliği ne kadar gösterebilirse kendisi de o kadar göstermiş.O yüzden pek eleştirmek istemiyorum.Ama devam filminin senaryosuna el atan Shonda Rhimes'dan söz etmeliyim kesinlikle.Grey's Anatomy'nin yaratıcı ekibinden olan Rhimes ne yazıkki prensesin hikayesini yazarken fena çuvallamış.Bir Hollywood prodüksiyonunda yer alabilecek her türlü klişeyi yazmış da yazmış kendisi.Tebrik mi etsem hepsini bir kazanda kaynattığı için yoksa çürük domateslerle peşinden mi koşsam bilemiyorum.

Filmin bu bozuk senaryosunu kurtaran ise yine oyuncuları olmuş.Başroldeki Anne Hathawa'in Mia rolündeki komedi performansı oldukça iyi.Julie Andrews zaten döktürüyor.Rolünün hakkını fazlasıyla veriyor ve böyle ortalama bir komedi filmi için standart üstü bir oyunculuk sergiliyor.İlk filmden hatırlayacağımız Hector Elizondo ve Mia'nin en yakın arkadaşı rolündeki Heather Matarazzo da bu filmde de yerlerini almışlar.Asıl süpriz ise Chris Pine.Daha o dönemler pek ünlenmemiş olan Pine'ın ilk Hollywood günlerini izlemek istiyorsanız buyursunlar.Pine'ın bu filme girişi ise filmin ilk filmle olan "duygusal" bağlarını resmen koparmış.Mia'nın aşk hayatı ilk filmden apayrı bir yerde seyrediyor.

Yani...Söyleyeceğim o ki prensesin bu ikinci hikayesi ilk filmden çok çok geride.Komik mi? Evet.İlk film kadar komik mi? Hayır.Keyifli dakikalar geçirmek için ideal; fakat çoğu an "Acaba ben bir çocuk filmi mi izliyorum?" demeden edemiyorsunuz.Yine de fena sayılmaz.En azından Disney'in diğer gençlik komedilerine göre daha izlenesi.5!

Music From Another Room

MUSIC FROM ANOTHER ROOM: 10/10

Music From Another Room benim hayatımın filmidir.Neden? Nedenini açıkçası ben de tam olarak bilmiyorum.Ama sinema sevgisini bana aşılayan Cine5'in büyük bir etkisi var diye düşünüyorum.İlk aldığımız gün ilk izlediğim filmdi Music From Another Room.İyi bir başlangıç oldu sanırım benim için.Baksanıza, üzerinden seneler geçmiş ama ben hala filmin adını sayıklıyorum.Sinema sevgisinin bana aşılandığı bugünlerde ilk izlediğim filmin Music From Another Room olması zevkimi de etkiledi tabi.Romantik filmler hep favorilerim oldu.Onlar her zaman daha çok ilgimi çekti.Diğer favori filmlerimin Elizabethtown, Titanic olduğunu eklersem bu tezim de doğrulanmış olur böylece.Ve geçelim asıl mevzuya...

Konu çok da özgün değil.Tabi bunu filmi şu dönemlerde ilk kez izleyenler için söylüyorum.Eğer filmin çevrildiği yılda, 98'de izlemiş olsaydınız(umarım öyledir) kendi türünün ilk örneklerinden olduğunu fark edersiniz.Senaryonun yazarı ise Charlie Peters.Kendisi aynı zamanda yönetmen koltuğuna da oturmuş.İkisinde de çok çok parlak diyemem.Ama senaryosu kesinlikle izlenmeyi hak ediyor.Kızların "çok tatlı" dediklerinden hani.

Geçtim oyunculara.Jude Law'ın başını çektiği kadro çok eğlenceli ve renkli.Nevrotik bir aileyle karşı karşıyayız filmde ve ailedeki herkes kendi tablosunu tam anlamıyla dolduruyor.Nina rolündeki Jennifer Tilly aralarında en ilgi çekeni.Çünkü bayanların başını çeken Gretchen Mol'dan sonra en fazla rol onda ki bulunduğu sahnelerin çoğunda dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor.Ailenin en çatlağı Martha Plimpton, anne rolündeki Brenda Blethyn ve deli gelin Jane Adams dikkat çeken diğer isimler.Erkekler de ise Jon Tenney, Jeremy Piven ve Vincent Laresca rollerinin üstesinden başarıyla gelmişler.Zaten filme tüm rengini veren oyuncular.Belki zayıf isimler olsa film bu kadar iyi olamaz.

Kendi döneminin en iyi soundtracklerinden birine de sahip olan Music From Another Room benden tabiki 10 puanı alıyor.Cnbc-e'de rastlayabileceğiniz filmi kesinlikle izlemenizi öneriyorum.Siteye bile adını vermiş, bir bildiğimiz vardır herhalde.

14 Haziran 2009 Pazar

Star Trek

STAR TREK: 8/10

Aslında o "büyük" geri dönüşümü Star Trek ile yapacaktım.Dönüş dediğimde final dönemi sonrası tekrar birşeyler karalamak bu arada.Ama Star Trek'ten önce başka şeyleri yazdım ve Star Trek hakkında yazmak bugüne kaldı.Peki konuya nereden girsem? Öncelikle söyleyeyim, yaşım Star Trek'in dizisini izlemeye yetecek kadar büyük değil.İzleme gibi bir şansım da olmadı maalesef.Televizyonda tekrar oynadı mı bilmiyorum, ama oynadıysa bile ben rastlamadım.İşte o dönemin ünlü dizilerini ancak bu yeniden çevrimlerde izleyebiliyoruz zaten 80'lerin(ben bu kısma dahil değilim) ve 90'ların çocukları olarak.Sanırım şimdi bir girişimiz oldu.

Star Trek filmi anladığım kadarıyla hikaye oldukça kökten bir giriş yapıyor.Daha önce fazla üzerinde durulmamış bölümlerden başlıyor ve Kirk ile Spock'ın çocukluğundan bir kesit sunuyor bize.Bu uzay maceralarının başlangıcından bahsediyor belki de.İşte o aralarda film aslında sizi sıkıyor.Hatta Kirk'ün gemiye binişine kadar pek eğlendiğimi söyleyemeyeceğim.Ne varsa Kirk'de var demek istiyorum.

Film, Lost'un yaratıcılarından J.J. Abrams tarafından yönetilmiş.Genelde televizyonda kamera arkasına geçen Abrams'ın beyazperdedeki ikinci deneyimi bu ve bana kalırsa oldukça da başarılı.Tabi bir Spielberg profesyonelliği aramıyorsanız...Bir uzay gemisinde sıkıcı olabilecek kamerayı iyi bir yerleştirdiğinden midir bilmem Abrams'ın gözünden uzay gemisini izlemek bana pek keyifli geldi.

Dizinin asıl senaristinden değil de, diziyi sinema filmi haline getiren senarist ekipten bahsetmek istiyorum.Senaryonun altında iki kişinin imzası var.Birincisi The Island, Mission Impossible, Transformers gibi aksiyonların da senaryosunu yazmış olan Robert Orci.İkincisi ise yine bu filmlerde senaristlik yapmış olan Alex Kurtzman.Onların da başarılı olduğunu eklemek gerek.Çünkü genelde bu tür filmlerde olan "Neden savaşıyorlar?"ı oldukça güzel açıklamışlar ve koca diziden uyduruk bir kısım yerine oldukça derinlikli bir parçayı seçerek kaleme almışlar.Burada tebriği hak ediyorlar zannediyorum.

Oyuncu kadrosu ise yıldız herhangi bir isme sahip olmamasına rağmen yıldız potansiyeli olan pek çok isme sahip olduğundan oldukça hoşunuza gidiyor.James Kirk rolündeki Chris Pine'ın önümüzdeki senelerde ününe ün katacağını şimdiden haber vereyim.Star potansiyelini bir kenara atın, genç kızları peşinden sürükleyecek fiziği dışında nitelikli de bir oyunculuğu mevcut.Uzun kulaklı Spock'ımız ise Heroes'un Sylar'ı Zachary Quinto'dan başkası değil.Ama söyleyeyim her açıdan Pine'ı tercih ederim.Bana Quinto sıkıcı geldi.Karakteriyle de alakalı bir durum olabilir.Dizinin hakiki Spock'ı Leonard Nimoy gelecekteki Spock olarak karşımıza çıkıyor.Kötü karakter ise büyük ihtimalle tanımayacağınız Eric Bana tarafından canlandırılmış.Zoe Saldana güzel fiziğiyle arz-ı endam ederken, Winona Ryder ve Simon Pegg de küçük rollerle karşımıza çıkıyor.Bruce Greenwood ve Karl Urban aklımda kalan diğer isimler.Biri Kaptan Pike'ı, diğeri ise geminin doktoru Bones'u oynuyor.

Kısacası ben filmi beğendim.Kendini çoktan hissettirmeye başlayan yaz ayının da etkisiyle daha bu türde pek çok başarılı film izleyeceğimizi şimdiden haber vereyim.8 puan veriyorum.Yaşasın kaliteli ticari filmler!

13 Haziran 2009 Cumartesi

Push

PUSH: 8/10

Konuya nerden girsem diye düşündüm.Ama aklıma belli bir başlık gelmedi.Dakota Fanning'in çocukluğunu bilirim mi desem, yoksa bazı filmlerin insanda beklenmedik etkiler yarattığını mı söylesem bilemedim.Ya da Chris Evans gibi fiziksel özelliklerine gıpta edilmesini gerek gördüğüm oyuncuların ekrana ne kadar yakıştığından mı bahsetsem? 2009'luk projeler arasında şu ana kadar izlediklerim arasında Push'un üst sıralarda yer aldığını da söylebilirim belki.Ya da(ikinci kez) direk konuya girmek en doğrusu...

Push, konusu anlatılamayan filmlerden.Üstün güçleri olan insanlar arasındaki güç savaşı sırasında akıl almaz bir plan var ve Push o planın bir kesitini anlatıyor.Çocuklarını korumak isteyen iki ayrı ebeveynin planlarının meyveleri de diyebiliriz.Nitekim film her sahnede yeni bir süpriz yapıyor ve çok zeka dolu olmasa da en azından şaşırtarak sizi etkiliyor.Belki Push'u bu kadar beğenmemin en büyük sebebi de budur! 

Enteresandır ki filmi izlerken bir kitaptan uyarlanmış olabileceğini düşündüğüm Push'un senaryosu bizzat David Bourla tarafından yazılmış.Halbuki ben kendimi bu kitap mevzusuna oldukça inandırmıştım.Bu yüzden de Bourla'yı başarılı bulabilirim.Çünkü sinemaya değil direk bir kitaba aktarılabilecek kadar dolu dolu bir senaryoya imza atmış.

Yönetmen ise oldukça enteresan filmlere imza atmış Paul McGuigan.Bir yanda ortalama bir film olan Lucky Number Slevin, bir yanda kendi türünde bilinen bir film olan Wicker Park, diğer yanda ise The Reckoning gibi apayrı bir film.Push'da ise McGuigan önceki filmlerinden çok daha ilerilerde bir yerde ve de kesinlikle başarılı.

Filmi çekici kılan ise kesinlikle oyuncuları.Özellikle resmen büyüdüğünü hissedeceğiniz ve gelecekte alacağı kucak dolusu ödüllerin sinyalini veren Dakota Fanning.The Secret Life of Bees'de de bunu iyiden iyiye hissettiren Fanning oyunculuk hayatındaki en renkli karakterlerden birini canlandırmış bu filmde ve iyi ki canlandırmış! Çünkü kendisini bu rolde izlemek benim çok hoşuma gitti.Diğer başrol Chris Evans ise zaten Fantastic Four zamanından beri kendisini izlettiren bir aktör.Çok başarılı değil, ama kesinlikle izlenesi.Diğer sitede haftanın oyuncusu olarak incelediğimiz Djimon Hounsou ve ilk kez gözüme çarpan Camilla Belle gözünüze çarpacak diğer önemli roller.

Sonuçta ben Push'u beğendim.Üst paragraflarda belirttiğim gibi bu sene beni en çok heyecanlandıran filmlerden biri oldu.O yüzden belki de kimsenin vermediği bir puanı vererek, 8'i patlatıyorum.Ama bilin ki Push herkesin hoşuna gidecek bir film değil.Beğenmeme olasılığınız var.Bunu bilerek izleyin, sonra hayal kırıklığını uğramayın.İyi seyirler...

Confessions of a Shopaholic

CONFESSIONS OF A SHOPAHOLIC: 5/10

Bazı filmler daha en başından size finalini haber verir.Bilirsinizki önünüzdeki minimum 90 dakika boyunca büyük bir sürizle karşılaşmayacaksınızdır.Bu tür filmleri beğenen bir kesim olduğu gibi beğenmeyenler de var.Beğenenler zaten önüne gelen herşeyi izleyen, eli yüzü düzgün film izleyince mutlu olan, fazlasını sorgulamayan, fazlasını görünce de çılgına(iyi anlamda) dönenler.Beğenmeyenler ise benim gibi bilmişlik taslayan, hep daha iyisini arayan, orada burada milletle film hakkında tartışanlar.O beğenmeyen grubun yine beğenmeyeceği bir filmden bahsetmek istiyorum şimdi, Confessions of a Shopholic'den.15. dakikasında finalini çoktan haber vermiş olan, beklediğimiz finali bize sunan, şaşırtmayan bir filmden bahsedeceğim.

Filmin konusu alışveriş yapmak gibi bir takıntısı olan bir kızla alakalı.Kızımız hayallerindeki moda dergisi yerine, hiç alakası olmadığı finans dergisinde türlü karışıklıklar sonucu işe alınıyor.Başarılı olduğu gibi, kalbini dolduracak birini de buluyor.Ama kendi faturalarıyla baş edemeyen kızımız dergide millete tasarruf muhabbeti yapıyor.Konu nasıl? Pek de iç açıcı değil aslında.Ama bu konuyu Prada, Louis Vuitton, Gucci gibi markalarla süslerseniz Sex and the City görkeminde birşeyler oluşuyor.Ki onun görkemi de daha çok kızlara işliyor.Gerçi esas oğlanın giydiği Prada takımı da beğenmediğimi söyleyemem.

Konu, özgün bir senaryoya ait değil.Sophie Kinsella'nın çok satan serisinin iki kitabından alınarak bir filme uyarlanmış.Seriyi sinemaya uyarlayan isimler ise Tracey Jackson, Kayla Alpert ve diğerlerine göre daha deneyimli olan Tim Firth.Ellerindeki malzemeden mi yoksa tam bir Hollywood yazarı olmalarından mı bilmem film türünün tüm klişelerini sırasıyla yerine getiriyor.Bu da filmden ara ara sıkılmanıza yol açıyor.

Kadroda ise en isabetli olmasını beklediğim baş karakter seçimi çok yanlış yapılmış.Isla Fisher, Rebecca Bloomwood karakterinde o kadar sönük kalmışki karakterin tüm inandırıcılığını yok ediyor.Daha ışıltılı birisini görseydik, aklıma şu an bir isim gelmiyor, eminim filmi daha çok severdik.Tabi Hugh Dancy'nin filmde yer alması sebebiyle Fisher'ı görmezden gelebiliriz.Ayrıca çok eğlenceli bir karakteri canlandıran Kristin Scott Thomas, garip ebeveynler Joan Cusack ve John Goodman, Gossip Girl'den belki hatırlayacağınız Krysten Ritter filmin diğer süprizleri.

Yönetmen ise Muriel's Wedding ve My Best Friend's Wedding filminin başarılı yönetmeni ve yazarı P.J. Hogan.Kendisinin bu filmle çuvalladığını da eklemek zorundayım.97'den beri iyi bir filmini görememişiz zaten...

Sonuçta alışverişkolik bir kızın bu garip macerası ne eğlenceli, ne komik, ne de romantik.Isla Fisher resmen yama gibi duruyor ve filmin kızları etkileyebilecek görkemli dünyasından başka hiçbir şeyi yok.İzlemeye değmez, 5!

12 Haziran 2009 Cuma

Recep İvedik 2

RECEP İVEDİK 2: 4/10

Uzun bir aradan sonra tekrar beraberiz.Final dönemi sebebiyle hiç film izleyemedim ve doğal olarak site uzun bir süre boş kaldı.Aslında Star Trek'le geri dönüş yapacaktım; ama uzun bir aradan sonra ilk izlediğim film Recep İvedik 2 olunca planlar istediğim gibi gitmedi.Ayrıca bu yaz yine sitede çok görüşeceğiz.Geçen seneden bilen bilir, yazın aşırı film izleme gibi bir alışkanlığım oluyor.Her gün minimum bir film hakkında yazıp sitede yayınlıyorum.Şimdiden görüşmek üzere bu yaz da.

Sitenin takipçisi olanlar şimdi bana bula bula İvedik'i mi buldun diyor olabilirler.Ben ise "Film filmdir." diyerek karşılık veriyorum kendilerine.İyi, kötü...Tony Manero'ya bile başından sonuna tahammül etmiş bir insanım ben.O yüzden Recep'e dil uzatmamanız önemle rica olunur.

Recep İvedik 2, ilk filmden ne daha ileride ne de daha geride.Aynı miktarda güldürecek sizi.Eğer şartlanarak izlediyseniz başka tabi."Hayır ben gülmeyeceğim.Katır gibi de inatlaşıyorum." diyorsanız yapacak birşey yok.Ben esprinin küfürlü ya da küfürsüz olarak ikiye ayrıldığını düşünmüyorum.Yok toplum ahlakını bozuyormuş da, çocuklara kötü örnek oluyormuş.Zaten filmi çocuğuna izleten aile bunun bilincinde olmalı, size ne? Bırak elalemin çocuğunun ahlakı onları ilgilendirsin.Bir kavga, bir arbede olduğunda çil yavrusu şeklinde kaçışan insanların oturup da başkalarının çocuklarını bu kadar düşünmeleri bana aptalca ve manasız geliyor.Ayrıca kötü örnek diye bıdırdayıp duranların öncelikle yıllardır televizyonda denen saçma mafya dizisiyle uğraşmalarını öneririm.Etraf çakma Polat Alemdarlar'la dolu.

Espriler nasıl? Tamam, büyük bir yaratıcılık yok.Ama komik yani.Gayet de komik.Küfürlü, bazen oldukça terbiyesiz.Fakat bu beni ilgilendirir.Ben güldüm, bitti.En azından içinde Mehmet Ali Erbil yok!

Sonuçta Recep İvedik 2 ilkine güldüğünüz miktarda gülebileceğiniz bir film.Bir Togan-Şahan Gökbakar projesi.Popcorn diye tabir edebileceğimiz izledikten sonra çoğu espriyi unuttuğunuz, ama izlediğiniz sürede sizi güldürerek amacına ulaşabilmiş bir film.İsteyen izlemesin.Ama lütfen ahlak muhabbetine de girmesin.İlk filme verdiğim puanı veriyorum.4!